Bir Yalan Dünya
Şarkı Nasıl Yazılır? Parça Matematiği
Sene 2012. U-Dönüşü olarak, Sevgili Gülse Birsel’in senaryosunu yazdığı ve müthiş bir kadrodan oluşan “Yalan Dünya” dizisinde, güya Cihangir’in meşhur mekânı Yalan Kafe’de sahne almaya davet edilmiştik. Bir müzisyen için kulağa rüya gibi gelen bir teklifti bu. Harika bir tecrübe… Ama küçük bir detay vardı: Kafe, ismi gibi komple yalandı.
Tabii ki burası bir setti. Ekranda gördüğünüz bar, içkiler, çalışanlar, müdavimler… Her şey dekorun birer parçasıydı. Tüm kayıtlar dublajsızdı; oyuncuların sesleri gerçek zamanlı kaydediliyor, sahneler bu sayede neredeyse canlı bir enerjiyle akıyordu. Büyüleyici bir atmosfer.
Ancak bu büyü, sahnedeki müzisyen için tam anlamıyla bir kâbusa dönüşüyordu. Tüm şarkılarımızı, inandırıcılık ve samimiyet bozulmayacak şekilde playback yapmak zorundaydık. Ortada müzik falan yoktu; çünkü şarkıların gerçek seviyeleri, tüm oyuncuların repliklerini ezecek kadar yüksek ve güçlüydü. Kolay gibi görünen ama aslında son derece zor bir durumdu bu. Oldukça garip ve bizi fazlasıyla “saçma” gösterebilecek bir ortam.
“Nasıl yapacağız?” diye birbirimizin yüzüne baktık. Kendi adımızı taşıyan ilk albümümüzden sevilen dört-beş parça çalacaktık. Düşündükçe, Yeşilçam klasiklerindeki o meşhur sahneler aklıma geliyor, Tecavüzcü Coşkun ve tayfasının diskoda yasaklı madde almış gibi yaptığı tutarsız, tuhaf dans figürlerinin aslında neden kaynaklandığını şimdi daha iyi anlıyordum.
Şimdi sıra bizdeydi. Kulak içi mikrofon yok, referans yok; metronom ise hiç olmadığı kadar hayati. Enstrümanları coşkuyla çalıyor gibi yapmak ama aslında onlara en ufak temas etmemek… Kaza ihtimali yüksek, stres tavan ama bir o kadar da eğlenceli. Yüzlerce Watt’lık koca amfilerle kaydedilen ve icra edilen şarkılardan zerre ses çıkmazken, ünlü oyuncular karşımızda çılgınca dans ediyor; biz çalıp söylüyor gibi yaparken bu tuhaflık zihnimi kurcalayıp duruyordu.
Davulcumuz Cihan’ın (Topaloğlu), setin en kritik birkaç sahnesini iç eden ve kulaklarımıza tokat gibi çarpan trampet kazası dışında her şey yolunda gitti. Finalde ise sanki bir Hollywood setinin son günüymüş gibi oyuncularla kucaklaşıp vedalaştık.
Derken beklemediğimiz bir şey oldu. Birkaç hafta sonra setten bir telefon daha geldi. Yönetmen yardımcısı hattaydı ve dizide tekrar sahne alıp alamayacağımızı nazikçe soruyordu. Bu güzel insanları kıracak değildik. Ama bu kez vokalistimiz Ufuk (Kaytanlı) masaya yeni bir fikir koydu:
“Bu jestlerine karşılık biz de diziye bir jest yapalım. Onlara özel bir şarkı yazacağım.”
Aklımdan geçen “delirmiş olmalı’’ oldu çünkü çekimlere yalnızca iki gün vardı. Evet, tek seferde yazdığımız şarkılar olmuştu. Ama şarkı yazmak bazen ele yapışan, aylar hatta yıllar süren inatçı bir karın ağrısına da dönüşebilirdi. Diyelim şarkı ortaya çıktı, peki kayıtlar nasıl zamanında yetişecekti? Ortada hiçbir şey yoktu.
Neyse ki Ufuk, dizinin adına ithafen şarkısını yazdı: Yalan Dünya. Bana göre formülü ve enerjisi son derece yerindeydi. İyi anlamda basit, sek ve tekrarlarıyla dile dolanan bir yapısı vardı. Gaza geldim, adeta savaş baltasını çıkarır gibi emektarı aldım elime heyecan ile ve gitar klavyesi üzerinde başladım parmaklarımı dolandırmaya, bir takım uyumlu sesler aramaya. Teller üzerinde kaydıkça, Erman (Baykan) ve Ufuk’un Bi Düşün parçası için çıkarttıkları gitar girizgâhını anımsadım. Bir gönderme ile ilişki kurulabilir, konsept korunabilir; bir devam filmi tadında, köprü görevi görebilirdi, öyle de oldu. Şişe ağzıyla, diz üzerinde çalınan çelik gitar etkileri içeren giriş kısmı ortaya çıkmıştı bile ve bu, iyi haberdi.
Şarkının iki ana bölümünü bağlayacak özel bir melodiye ihtiyacımız vardı. Gitar soloları, sanıldığının aksine kendini göstermek için yazılan bağlaçlar değildir; oldukça önemli ve gizli görevleri vardır. Öncelikle akışa hizmet etmelidirler, oldu mu olur, ama olmadı mı da fena sırıtır. Bu kez şans pek yardım etmiyordu. Bir gösteri partisyonu değil, güçlü bölümleri birbirine yaklaştıracak özel bir ezgi; birleştirici bir nefes aralığı gerekiyordu ama şarkı zaten sek ve oldukça vurgulu iken, geri kalmayacak ve bağlamdan da kopmayacak bir şey.. Ne denediysem içime sinmedi. Sayılı saatlerde başka bir çözüm bulmalıydım ve en az bu ‘şak’ diye ortaya çıkmış sürpriz şarkı seviyesinde bir enerjisi olmalıydı. Hikaye içerisinde hikaye anlatır gibi! Çözümün bu cümlede saklı olduğunu çözmem uzun sürmedi.
Aynı dönemde üzerinde çalıştığım başka bir şarkının nakaratı kafamda dönüp dolanıyor; duşta, direksiyon başında mırıldanıp duruyordum:
“Benden nelere kalır geriye, ne bıraktın sen bu hayatta…”
Fazla dramatik, belki biraz arabesk bulduğum için bir türlü kayıt tuşuna basamadığım bu inatçı ezgi, artık kafamı kemiren bir tırtıl olmaktan çıkıp kelebeğe dönüşmeliydi. Bir usta tamirci gibi söktüm, aldım ve yeni şarkının tam orta yerine monte ettim. Netice yüzümüzü güldürdü. Melodi, şaşırtıcı şekilde şarkının ruhu ile uyumluydu.
Normalde saatler, hatta günler süren “oldu-olmadı” tartışmaları bu kez hiç yaşanmadı. ‘’Bir şey yüzünüzü güldürüyorsa; o tamamdır, olmuş demektir..’’ Bu, doğmamış bir şarkının nakaratından bozma gitar melodisinin olması gerektiği adrese kavuşup boşluğu adeta bir lego parçası gibi doldurması hissi, tüm ekibi sevindirdi. Parça mucizevi bir hızla ayağa kalkmıştı.
Bu gazla kaydetmek ancak birkaç saatimizi aldı. Basçımız Poyraz (Kılıç) ve davulcumuz Cihan’ın birbirini besleyen kanlı takipleriyle tansiyon bir üst seviyeye çıkarken; gitarcımız Erman’la karşılıklı ateşleyen iki piston gibi titizlikle örülen gitar partisyonlarının ardından kayıt hızlıca tamamlandı.
Ufuk’un yazdığı sözleri vurgulamamız da ayrı önemliydi. Bunu ancak güçlü vokal ve geri vokaller ile sağlayabilirdik ki bu klasik U-Dönüşü Sound’unun açık formülüydü. Her zamanki gibi Ufuk’la altlı üstlü; sağlı sollu, yaradan ne verdiyse giriştik. Yüksek frekanslarda çığırdığımız bölümler ise sonradan “kadın vokal gayet iyiymiş” gibi absürt ama çok güldüren yorumlara sebep olacaktı.
Türkiye’nin önde gelen ses mühendislerinden Erim (Arkman) masada son dokunuşları yaptı ve şarkı yayına hazır hâle geldi. Çekimler tamamlandı, badire atlatıldı.
Sonrasında Cihan, ‘'uzaydan bakan bir astronotun gözünden dünyada yaşanan hayatların ve olayların anlamsızlığını’’ hatırlatan video fikriyle şarkıyı görsel olarak da tamamladı.
Sonrası mı?
Dizi milyonlarca izlendi. Bu şipşak, yapboz gibi ortaya çıkmış şarkı grubun en çok dinlenen parçalarından biri oldu.
Ancak ülkede hayat kaygısının yanı sıra, inandığı şekilde üretmek ve var olma mücadelesi veren tüm emekçi müzik gruplarının ortak kaderi olarak, bu şarkı da tozlu raflar arasında yerini aldı.
Aramızda hâlâ ‘uzayın sonsuz boşluğuna gönderilen bir diğer şarkı’ esprilerine konu olan bu parçadan, geriye dudakta hafif bir gülümsemeyle hatırlanan tuhaf ve güzel hikâye kaldı.
US
01 Ocak 2026
İstanbul